HAT SANATI

HİLYE-İ ŞERİF

Hilye: süs ve güzellikler demektir. Hilye-i saadet, hilye-i şerif kavramları Peygamber'in görünüşünü, hal ve hareketlerini, ahlakını anlatır. Bir adı da ŞEMAİL'dir. 

Şemail: Tabiatlar, huylar anlamındaki şemail, bir kimsenin dış görünüşü, fizyonomisini anlatan terimdir. Özel olarak Muhammed'in dış görünüşünü anlatan eserdir.
Şemaili şeriflerde veya hilyelerde peygamberin fizik görünüşü, hilkati, sureti ayrıntılı şekilde anlatılmıştır. Hadislerde bize gelen bilgilere göre peygamberin şemaili şöyledir: Alnı geniş ve açık, sakalı sık ve değirmi, siyah gözlü, ince kaşlı, ince parmaklı, büyük elli, bedenin sadece üst göğsü kıllı, orta boylu, iki omzu arasında nübüvvet beni var, uzun kirpikli, düz veya kıvırcık olmayan saçları, ne şişman ne zayıf, tok ve kararlı sesi, yanakları düz, dişleri bembeyaz, göğsüyle karnı aynı hizada, yürürken hafif öne eğilerek yürür. 

Hilyelerin kaynağı hadislerdir. İlk hilye yazarı Tırmizi' dir. Şemaili Nebi'yi yazmıştır. Hadis kitaplarında ve siyer kitaplarında hilye bölümleri bulunmaktadır. Osmanlılarda hilyei saadet denilen levhaların yazılması ve asılması gelenekleşmişti.
Bu hilyelerde Peygamber şöyle anlatılmaktadır:
Orta boylu, geniş omuzlu, düz ve kıvırcık arasında ve kulak memelerine kadar inen saçları, muntazam ve bembeyaz dişleri, kara gözleri, esmer teni, sağlam yürüyüşü, kalın ve kararlı, merhametli sesi, uzaktan bakınca kartal burnu gibi görünen yaklaşınca düz burnu, geniş ağzı, ay gibi parlak nur yüzü, sağa sola bakmayışı ve bir tarafa dönüşünde bütün vücuduyla dönüşü, hayatında yalan söylemeyişi, hayatında kimseye öf demeyişi, basit giyeceği ve hırkası, basit ayakkabısı, kılıcı, göğsünün üst kısmının kıllı oluşu altının göbeğine kadar kıllarla kaplı oluşu, sakalı, gülümsemesi, hüznü, ayaklarının altının normal oluşu, dokunduğu nesneyi bereketlendirmesi, hayvanlar bitkiler ve canlı olmayan nesnelerle konuşması, geçmişi ve geleceği görebilmesi, selam verişi, tane tane konuşması.
Hilye ismi kız çocuklara verilen bir ad olmuştur.


1. Sözlük anlamı süs, ziynet süslü; terim olarak da peygamberimin göz ve saç rengi, şekli, boyunun uzunluğu, konuşması, sesinin tonu, belli başlı tavır ve hareketleri, bedeni ve diğer maddi özelliklerini bütün ayrıntılarıyla anlatan eserler demektir

mevlid ve mir'aciyeler gibi hilyeler de islami türk edebiyatı çercevesi icinde islamiyet'in gelisme doneminden baslayarak ortaya çıktı ve osmanlı sahasında bu türde oldukça orjinal eserler meydana getirildi

arap edebiyatında hz. peygamber'in başlıca vasıflarını anlatmaya çalışan ilk eserlere şemail adı veriliyordu. hz. Muhammed' in maddi ve manevi özelliklerini, daha sonra gelecek olan kuşaklara tanıtma gayesiyle kaleme alınan bu eserler ilk zamanlarda sanat endişesinden çok dini bir vecibeyi yerine getirmek için yazılıyordu

hilye edebi türünün doğuşu rivayete göre şöyledir:
hz peygamber sağlığında, bir gün ashabına hitaben, hilyesinin, yani maddi özelliklerinin tesbit edilip kaydedilmesini vasiyet etmiş ve buna karşılık da bazı şeyler müjdelemiştir *

2. İlk hilye örnekleri hafız osman' a aittir.

3. Hz Muhammed' in vasıflarını ve Allah'ın adlarını ihtiva eden yazılar olarak da bilinir.. hilyeler, kağıda yazılarak mukavvaya yapıştırılır, levhanın ortasına bir daire çizilir; sülüs ile besmele, (yuvarlak şekilde) ve besmelenin sağından başlayarak; ebu bekir , hz ömer , hz osman ve hazreti ali isimleri ile göbek adı verilen dairenin orta kısmına nesih ile hz. muhammed'in vasıfları yazılır, etek adındaki alt kısımda ise ayet ve hilye i şerifin devamıyla yazanın adı kaydedilir, hilyenin sağ ve sol yanında ise hz. muhammed'in torunları olan hazreti hasan ve hazreti hüseyin'in adları yazılırdı..

4. Hazreti muhammed’in fiziksel ve kişisel özellikleriyle örnek davranışlarını konu alan eserlere "hilye" denir. zamanla hilye' nin kapsamı genişlemiş halifeler için de hilyeler yazılmıştır. divan edebiyatında bu türün ilk örneği hakani’ nin hilye-i hakani' sidir. zamanla hilyelerin levhalara hattatlar tarafından yazılması geleneği de ortaya çıkmıştır.

5. Hüsn-i hat sanatının doğuşudur.


HİLYE-İ ŞERİF

İslam anlayışı putlaştırılabilecek kimselerin tasvirlerinden şiddetle kaçınmış bu sebepten hiç kimse Hz. Muhammed'in resmini çizmeye cesaret edememiştir. Hz. Muhammed'in özellikleri anlatım yolu ile ifade edilmiş adeta kelimeler ile resmedilmiştir. Sayısız hilyeler yazılmış o yüce şahsa yaraşır tarz ve ihtişamda tezyin edilmeye çalışılmıştır.
Hilye kelimenin genel anlamında süs ve ziynet manasına gelirse de özellikle de hilye terimi Hz. Muhammed (A.S.)'nin mübarek suret ve siretlerini yani üstün yaradılışı beden yapısı karakteri ve davranışları kısaca fiziki ve ruhi varlığını oluşturan eşsiz özelliklerini dile getiren eserler için kullanılır. Az da olsa dört halife hakkında da yazılan hilyeler bulunmaktadır. Şiir şeklinde yazılıp kitap haline getirilenler levha şeklinde ve duvar süsü olarak yapılan hilyeler de vardır. Çoğunlukla levha halindeki hilyeler sülüs nesih gibi hatlarla bazen de muhakkak veya talik ile yazılmıştır. Hat sanatındaki dehamız Hafız Osman Efendi'nin nesih hattı ile yazdığı hilye bugün grafik sanatçılarını hayran bırakan muhteşem bir eserdir.

Hilye Levhalarında Kullanılan Yazı Çeşitleri
Hilye levhalarının yazımında en çok kullanılan yazı çeşitleri, "Aklam-ı Sitte"de yer alan muhakkak, sülüs, nesih ve ta'lîk yazıdan gelişen nesta'lîk hatlarıdır. Bu yazılara ilaveten küfî, gubarî ve icaze hat çeşitleriyle yazılmış veya bu yazı çeşitlerinin birlikte kullanıldığı hilye örneklerine de rastlamak mümkündür. Bu yazı çeşitlerini, kullanım sıklığına göre şu şekilde gruplandırabiliriz.

Sülüs - nesih
Muhakkak - sülüs - nesih
Nesta'lîk

 


HİLYENİN BÖLÜMLERİ

Klasik bir hilyeyi incelersek şu kısımlardan meydana gelir;
1. Baş Makam: Buraya mutlaka besmele yazılır.
2. Göbek: Hilye metninin büyük bir bölümü buraya sığdırılır. Dairevi olduğu gibi beyzi (oval) hatta murabba (dörtgen) şeklinde de tertip edilebilir.
3. Hilal: Sıvama altın veya altın üstüne tezyini motifler ile kaplanan bu kısmın her hilyeye mutlak yapılması şart değildir sadece göbek olarak da bırakılabilir. Hz. Peygamber dünyayı nuru ile aydınlattığı için güneş ve aya benzetilmiş dolayısı ile hilyenin göbek kısmında güneş bunu çepeçevre saran bölümde de hilal teşekkül ettirilmiştir. Tezyinat bakımından en zengin yer hilalin dışında kalan ve murabbaya tamamlanan sahadır. Bu sahaya sırası ile ilk dört halifenin, yani;
4. Hz. Ebubekir
5. Hz. Ömer
6. Hz. Osman
7. Hz. Ali

İsimleri sırasıyla yerleştirilir. Buradaki dört halife makamlarına bazen Hz. Muhammed'in taşıdığı diğer dört isim de (Ahmed Mahmud Hamid Mustafa) yazılabilir. Dört halifeden başka cennetle müjdelenmiş on sahabenin yani "aşare-i mübeşşere"nin isimlerine yer verilen hilyeler de mevcuttur.
8. Ayet: Buraya Peygamberimiz ile alakalı bir ayet konulur. En çok rastlanan "Biz seni alemlere ancak rahmet olasın diye gönderdik" (Sure 21 Ayet 107) ve "Muhammed'in Allah Resulü olduğuna Allah'ın şahitliği yeter" (Sure 48 Ayet 28-29) ayetlerinden biri de ilk yazdığımız ayetin yerine bu kısma konulmaktadır.
9. Etek: Hilye metninin devamı ve duanın bulunduğu bölümdür. Bu bölümün en son satırında hilyeyi yazan hattatın imzası ve yazılış tarihi yer alır.
10 ve 11. Koltuklar: Çoğunlukla dikdörtgen biçimindeki bu alanlar mutlaka tezhiplenir. Bazı hilye örneklerinde hattatın imzasını ve yazılış tarihini bu bölümlere taşıdığı görülür.
12. İç Pervaz, 13. Dış Pervaz:
Yukarıda sözü edilen bölümler iç pervaz ve dış pervaz ile çevrelenir. İç ve dış pervazların kalınlığı, hilyenin boyutlarına göre belirlenir ve tezhiplenir.

HİLYENİN BÖLÜMLERİ (2)

1- BAŞMAKAM:En üst kısımda besmeleyle başlayan ve yazı çeşiti değişik şekillerde olabilir.(muhakkak,sülüs gibi.)

2- GÖBEK:Hz.Ali'den naklen Hz.Muhammed'in vasıflarının yazıldığı yerdir. Yuvarlak yazı sahası olarak bırakılıp tezhibi hilal içine yapılır. Yazının olduğu yer bazen oval olabilir.

3- HİLAL:Ciharyarlarda ve göbek etrafında kullanılmış. Her hilyede olması gerekmez. Hilal, vasıfları anlatılanın nurlanması anlamına gelmektedir.

4- CİHARYARLAR:Hz.Ebubekİr, Hz..Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali isimlerinin yazıldığı ve gövdenin dört tarafında bulunan isimlerdir.

5- AYET:Besmeleyle aynı ebatta olup Hz.Muhammed ile ilgili ayetlerin yazıldığı bölgedir.

6- ETEK:Ayetin tam ortasına, iki taraftan da eşit miktarlarda yer bırakılarak yerleştirilmiştir. Göbek kısmına sığmayan metinin devamı olup hattatın adı ve tarihi yazılır.

7- KOLTUK:Eteğin yanında eşit mesafeli yerlerdir. Üstte kullanılan desenin tezhibi birbirine uyumlu olmalıdır.

8- İÇ PERVAZ:İç bölgeyi çepeçevre dönen çerçevedir.

9- DIŞ PERVAZ:
Bazen ebru,zerefşan,halkari yada tezhip olabilir


__________________________________________________________________________________

Hilye-i Saadet
Peygamber efendimizin görünüşü, tanınması


Sual: Resulullahın görünüşü nasıldı?
CEVAP
Resulullah efendimizin, görünen bütün uzuvlarının şekli, sıfatları, güzel huyları, tamam hayatı, bütün incelikleri ile, çok geniş ve açık olarak, âlimler tarafından, senetleri, vesikaları ile yazılmıştır. Bunlara (Siyer) kitapları denir.

Biz bu risalemizi, büyük İslam âlimlerinden imam-ı Ahmed Kastalani hazretlerinin,
(Mevahib-i ledünniyye) ismindeki iki cilt kitabından aldık. Bütün kitaptan gençlere lüzumlu görülen kısımları, kısaca aşağıya yazılmıştır:

Peygamber efendimizin mübarek yüzü ve bütün a’za-i şerifesi ve mübarek sesi, bütün insanların yüzlerinden ve a’zasından ve seslerinden güzel idi. Mübarek yüzü, bir miktar yuvarlak idi. Neşeli olduğu zamanda, mübarek yüzü ay gibi nurlanırdı. Sevindiği, mübarek alnından belli olurdu.

Resulullah efendimiz, gündüz nasıl görürse, gece dahi öyle görürdü. Önünde olanları gördüğü gibi, arkasında olanları dahi görürdü. Bunu ispat eden yüzlerce hadise, kitaplarda yazılıdır. Gözde görme özelliği yaratan Allahü teâlânın, diğer uzuvda [organda] da yaratmaya gücü yeter.

Yana ve geriye bakacağı zaman, bütün bedeni ile dönüp bakardı. Yeryüzüne nazarı, semaya bakmasından ziyade idi. Mübarek gözleri büyük idi. Mübarek kirpikleri uzun idi. Mübarek gözlerinde bir miktar kırmızılık vardı. Mübarek gözlerinin karası gayet siyah idi. Fahr-i âlem efendimizin alnı açık idi. Mübarek kaşları ince idi. Kaşları arası açık idi. İki kaşı arasında olan damar, hiddetlenince kabarır idi. Mübarek burnu gayet güzel olup, orta yeri bir miktar yüksek idi. Mübarek başı büyük idi. Mübarek ağzı küçük değildi. Mübarek dişleri beyaz idi. Mübarek ön dişleri seyrek idi. Söz söylediği zamanda, sanki dişleri arasından nur çıkardı. Allahü teâlânın kulları arasında ondan daha fasih ve tatlı sözlü kimse görülmedi. Mübarek sözleri gayet kolay anlaşılır, gönülleri alırdı ve ruhları cezb ederdi. Söz söylediği zaman, kelimeleri inci gibi dizilirdi. Bir kimse saymak istese, kelimeleri sayılmak mümkün idi. Bazen iyi anlaşılması için, üç kere tekrar ederdi. Cennette Muhammed aleyhisselam gibi konuşulacaktır. Mübarek sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi.

Peygamber efendimiz güler yüzlü idi. Tebessüm ederek gülerdi. Gülerken, mübarek dişleri görünürdü. Güldüğü zaman, nuru duvarlar üzerine ziya verirdi. Ağlaması da, gülmesi gibi hafif idi. Kahkaha ile gülmediği gibi, yüksek sesle de ağlamazdı, amma mübarek gözlerinden yaş akar, mübarek göğsünün sesi işitilirdi. Ümmetinin günahlarını düşünüp ağlardı ve Allahü teâlânın korkusundan ve Kur’an-ı kerimi işitince ve bazen de namaz kılarken ağlardı.

Resulullah efendimizin mübarek parmakları iri idi. Mübarek kolları etli idi. Mübarek avuçlarının içi geniş idi. Bütün vücudunun kokusu, miskten güzel idi. Mübarek bedeni, hem yumuşak, hem de kuvvetli idi. Enes bin Malik diyor ki, Resulullaha on sene hizmet ettim. Mübarek elleri ipekten yumuşak idi. Mübarek teri miskten ve çiçekten daha güzel kokuyordu. Mübarek kolları, ayakları ve parmakları uzun idi. Mübarek ayaklarının parmakları iri idi. Mübarek ayaklarının altı çok yüksek olmayıp, yumuşak idi. Mübarek karnı geniş olup, göğsü ile karnı beraber idi. Omuz başının kemikleri iri idi. Mübarek göğsü geniş idi. Resulullahın kalb-i şerifi, nazargâh-ı ilahi idi.

Resulullah efendimiz çok uzun boylu olmayıp, kısa dahi değil idi. Yanına uzun bir kimse gelse, ondan uzun görünürdü. Oturduğu zaman, mübarek omuzu, oturanların hepsinden yukarı olurdu.

Mübarek saçları ve sakallarının kılı çok kıvırcık ve çok düz değil, yaradılışta ondüle idi. Mübarek saçları uzundu. Önceleri kakül bırakırdı, sonradan ikiye ayırır oldu. Mübarek saçlarını bazen uzatır, bazen de keser, kısaltırdı. Saç ve sakalını boyamazdı. Vefat ettiği zamanda, saç ve sakalında ak kıl, yirmiden az idi. Mübarek bıyığını kırkardı. Bıyıklarının uzunluğu ve şekli, mübarek kaşları kadar idi. Emrinde hususi berberleri var idi.

Resulullah efendimiz misvakını ve tarağını yanından ayırmazdı. Mübarek saçını ve sakalını tararken aynaya nazar eylerdi. Geceleri mübarek gözlerine sürme çekerdi.

Kâinatın efendisi (sallallahü aleyhi ve sellem) önüne bakarak, süratle yürürdü. Bir yoldan geçtiği, güzel kokusundan belli olurdu.

Peygamber efendimiz kırmızı ile karışık beyaz benizli olup, gayet güzel, nurlu ve sevimli idi. Bir kimse, Peygamber “aleyhissalatü vesselam” siyah idi dese, dinden çıkar.

Güzel huyların hepsi Resulullah efendimizde toplanmıştı. Güzel huyları, Allahü teâlâ tarafından verilmiş olup, çalışarak, sonradan kazanmış değil idi. Bir müslümanın ismini söyleyerek, hiçbir zaman lanet etmemiş ve asla mübarek eli ile kimseyi dövmemiştir. Kendi için, hiçbir şeyden intikam almamıştır. Allah için intikam alırdı. Akrabasına, Eshabına ve hizmetçilerine tevazu ederek, iyi muamele eylerdi. Ev içinde çok yumuşak ve güler yüzlü idi. Hastaları ziyarete gider, cenazelerde bulunurdu. Eshabının işlerine yardım eder, çocuklarını kucağına alırdı. Fakat, kalbi bunlarla meşgul değildi. Mübarek ruhu melekler âleminde idi.

Resulullah efendimizi ansızın gören kimseyi korku kaplardı. Kendisi yumuşak davranmasaydı, Peygamberlik hallerinden, asla kimse yanında oturamaz, sözünü işitmeye takat getiremezdi. Halbuki, kendisi, hayasından, mübarek gözleri ile kimsenin yüzüne bakmazdı.

Peygamber efendimiz, insanların en cömerdi idi. Bir şey istenip de, yok dediği görülmemiştir. İstenilen şey varsa verir, yoksa, cevap vermezdi. O kadar iyilikleri, o kadar ihsanları vardı ki, Rum imparatorları, İran şahları, o kadar ihsan yapamadılar. Fakat kendisi sıkıntı ile yaşamayı severdi. Öyle bir hayat yaşıyordu ki, yemek ve içmek hatırına bile gelmezdi. Yemek getirin yiyelim veya falanca yemeği pişiriniz buyurmazdı. Yemek getirirlerse yer, her ne meyve verseler kabul ederdi. Bazen aylarca az yer, açlığı severdi. Bazen de çok yerdi. Yemeği üç parmakla yerdi. Yemek sonunda su içmezdi. Suyu otururken içerdi. Başkaları ile yemek yerken, herkesten sonra el çekerdi. Herkesin hediyesini kabul ederdi. Hediye getirene karşılık olarak, katkat fazlasını verirdi.

Çeşitli elbise giymek âdet-i şerifesi idi. Yabancı devlet elçileri gelince süslenirdi. Yani kıymetli ve nefis elbise giyerek, güzel yüzünü gösterirdi. Yüzüğünü mühür olarak kullanırdı. Yüzüğü üzerinde (Muhammedün Resulullah) yazılı idi. Yatağı deriden olup, içi hurma ağacı iplikleri ile dolu idi. Bazen bu yatak üzerine, bazen yere serili deri üzerine, bazen de, hasır veya kuru toprak üzerine yatardı. Mübarek avucunun içini sağ yanağının altına koyup, sağ yanı üstüne yatardı.

Resulullah efendimiz, zekat malı almaz, çiğ soğan ve sarmısak gibi şeyler yemez ve şiir söylemezdi.

Server-i âlem efendimizin mübarek gözleri uyur, kalb-i şerifi uyumazdı. Aç yatıp tok kalkardı. Asla esnemezdi. Mübarek vücudu nurani olup, gölgesi yere düşmezdi. Elbisesine sinek konmaz, sivrisinek ve diğer böcekler mübarek kanını içmezdi. Allahü teâlâ tarafından Resulullah olduğu bildirildikten sonra, şeytanlar göklere çıkarak haber alamaz ve kâhinler söyleyemez oldu.

Bir kimse, Peygamber efendimizi rüyada görse, muhakkak Onu görmüştür. Çünkü, şeytan Onun şekline giremez.

 

HAT SANATINDA HİLYE-İ ŞERÎF
Prof. Dr. M. Uğur Derman

İslâm inancı, putlaştırılabilecek kimselerin tasvirlerinden şiddetle kaçınmıştır. Bu sebeple, bir kaç asılsız minyatür dışında hiç kimse Rasûlullah'ın resmini çizmeye cesaret edememiştir. Hıristiyan âleminde Hz. İsa için uygulandığı gibi hayalî bir resim yapmaktansa, sahih tariflerden hareketle İslâm Peygamberini hilyesinden öğrenip anlatmak; her inananın, gönlünde beliren şekliyle yaratılmışların bu en yücesini tasavvur ederek bağlanmasına vesile olmaktadır. Bu ise, putları yıkan bir iman anlayışı için elbette daha gerçekçidir.

"Süs, ziynet" manasının yani sıra "hilkat, sûret, sıfat" manalarını da taşıyan hilye kelimesi, hilye-i saadet veya hilye-i nebevî terkipleriyle daha tamamlayıcı bir mahiyet kazanmaktadır. Eskiden beri göğüs cebinde bir hürmet nişanesi olarak taşınmak için, gündelik el yazısı veya nesih hattı ile küçük çapta yazılan bu metnin, kaynaklarda yer almamakla beraber, ilk defa olarak hüsn-i hattın önde gelen isimlerinden Hafız Osman Efendi (öl. 1110/1698) eliyle levha şeklinde yazılmış bulunduğu kabul edilmektedir. Eski hattatlardan gelen bu konudaki sözlü rivayetler, bilinen hilye şeklinin benzeri hiç bir levha çalışmasına anılan hat üstadından önce rastlanmayışı; Hafız Osman'ın ise hem bu biçimi denemek, hem de farklı hilye metinlerini araştırıp bulmak ve bunu yazmak hususundaki sanatkârca gayretinin kesinlikle belirlenişi, bu kanaatin doğruluk payını artırmaktadır. Hilye levhalarının tarihî gelişimine geçmeden, en yaygın olan şekline göre tasarlanmış bölümleri incelenirse:

Hafız Osman hilye için yaygın olan bu biçimi geliştirmeden önce, katlanarak göğüs üzerindeki cepte taşınabilecek boyda ve yalnız nesih hattıyla Türkçe mealli hilyeler yazmıştır. Şimdiye kadar üçüyle karşılaştığımız bu hilyelerden birinde 1079/1668 tarihi görülmekte, hattatımızın daha 26-27 yaşlarındayken hilye yazmağa başladığı belirlenmektedir. 22x14 cm. ebadında dört sütun üzerine tertiplenmiş olan ve Arapça bilmeyen Osmanlı Müslümanına hitap edebilmek bakımından isabeti bulunan bu hilyede aslî metin düz satır halinde, Türkçe meal ise çok daha ince nesih hattıyla -düz satırı üçgene tamamlayacak verev satırlarla- yazılmıştır. Üç yüz yıldan fazla bir zaman öncesine ait olan ve Hafız Osman'ın râvîsini belirtmediği bu hilyenin meal kısmı -devrinin diliyle- şöyledir; "Mübarek alnı açık idi. Mübarek sakalı değirmi idi. Mübarek sakalına ak düşmüş idi. Mübarek gözleri kara idi. Bazılar eyitti: Elâ gözlü idi. Bazılar eyitti: Aka mail idi. Bazılar eyitti: Sarıya mail idi. Mubarek kaşları açık idi. İnce kaşlı ve tatlı dilli idi. Mübarek dişleri seyrek idi. Mübarek burnu yüce idi. Buğday tenli idi, derler. Mübarek kulakları küçük idi. Mübarek damarları ince idi. Mübarek yüzü ve sakalı değirmi idi. Mübarek alnı geyn (geniş) idi. Mübarek elleri uzun idi. Mübarek boyu mevzun idi. Mübarek kadleri orta idi. Mübarek parmakları ince idi. Mübarek beden-i şeriflerinde kıl yoğ idi. İllâ bir hat var idi, mübarek göğsünden mubarek göbeğine varınca iki omuzu mabeyninde, mühr-i nübüvvet var idi. Ol mühr-i nübüvvetin, karnında yazılmıştı."

Bu ilk hilye tertibinden sonra Hafız Osman, yüzyıllarca devam edecek olan en yaygın hilye biçimine geçişinde Hz. Ali rivayetinin sadece aslî metnini yazmaya başlamıştır. Bu rivayetin meali de şöyledir: "Hz. Ali, Hz. Peygamberi vasfettiği zaman şöyle buyurdu: 'Hz. Peygamberin boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arası idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında, bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında 'nübüvvet mührü' vardı. Bu, onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O'nun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler; fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O'nu her şeyden çok severlerdi. O'nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse: 'Ben, gerek ondan ve gerekse ondan sonra, Rasûlullah (sav) gibi birisini görmedim’ demek sûretiyle O'nu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun.

Hilyenin bu biçimi, bazen cebe sığabilmesi için üçe katlanabilir boyda ve katlanma yerleri deri yahut bez şerit yapıştırılarak takviye edilmiş murakkaa tarzında yazıldığı gibi, ahşap üzerine yapıştırılmış daha büyük boylu levha hilyeler de mevcuttur. Lâkin ağaç kurtları böyle hilyeler üstünde delikler açarak onları harab etmişler; ayrıca o devirlerde üzerine cam geçirilmeyen bu hilyeler, aydınlatmada kullanılan yağ kandillerinin isiyle aşırı derecede kararmışlardır. Hafız Osman hilyenin bu şekline geçtikten sonra, bazen asıl metni kısaltarak göbek kısmına sığdırmış, etekte ise yine aynı kalemle Türkçe:

"Kametin ey bûstân-ı lâmekân pîrâyesi Nûrdan bir servdir, düşmez zemine sayesi" beytini yazmıştır. Hafız Osman'ın ömrünün sonlarında (1109/1697) yazdığı bilinen Hz. Ali rivayeti metinden başka, aynı biçimde ve cep için üçe katlanacak murakkaa şeklinde Ümm-i Ma'bed (hicret yolunda Hz. Peygamberle karşılaşıp konuşan bir kadıncağız) rivayeti hilyesi de görülmüştür. Bu hilyenin meali de şöyledir;

"Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; şişman olmadığı gibi zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıklarındaki kıllar gümrahtı. Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı, konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse, ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep O'nu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi."

Hafız Osman, hilyelerinde Besmele ve âyet için sülüs, metin kısmı için nesih, imza için de nesih veya rıka’ (icazet) yazılarını kullanmış, Besmele için bazen muhakkak hattını da tercih etmiştir. Hafız Osman sonrası, işte bu biçimiyle yeni hattat nesillerine intikal eden hilye yazıcılığı, sanatkârın ibda' kabiliyetine göre farklılıklar göstermektedir. Bu cümleden olarak, mesela Yedikuleli Abdullah (öl. 1144/1731), Şekerzâde Mehmed (öl. 1166/1752). Mustafa Rakım (öl. 1241/1826), Abdülkâdir Şükri (öl. 1221/1806), Mahmud Celâleddin (öl. 1245/1829), Esma İbret Hanım (XIX. yüzyıl) kendilerine has biçimde hilyeler bırakmışlardır. XIX. yüzyılda büyük ebatlı kâğıt imâli arttığından hilyeler de çok daha büyük boyda yazılmaya başlanmış; saray ve konakların baş odalarının geniş duvarlarında lâyık oldukları mevkii almışlardır. Bu hilyeler artık ahşap yerine hususi mukavvalarına yapıştırıldığı cihetle, zamanımıza sağlam olarak erişmişlerdir. Büyük ebatlı hilye yazmayı, her boyda olmak üzere 200 civarında hilye yazmış bulunan Kadıasker Mustafa İzzet Efendi (öl. 1293/1876) başlatmış, tabiîdir ki sülüs-muhakkak ve nesih yazıları da böyle hilyelerde celî vasfını kazanmıştır. Yine fazla hilye yazanlardan Hasan Rıza Efendi (öl. 1330/1920) ise büyük ebatlı hilyelerinin etek kısmı altına celî sülüsle "Sen olmasaydın, ben bu âlemleri yaratmazdım." kudsî hadisini de ilave ederek hilye boyunu 2 m.’nin üstüne çıkarmıştır. Yine büyük boy hilye yazanlardan, Fehmi Efendi (öl. 1333/1915) metin kısmında sülüs kullandığı gibi, hilyelerinde gubârî denilen çok ince yazıya da büyük bir ustalıkla yer vererek bunlarla çiçek motifleri resmetmiştir. Hat sanatında hilye şekli, namlı hattatlarca, "aşere-i mûcizât"ın (Hz. Peygamberin on mucizesi) ve ayrıca tâûn (veba) duasının yazılmasında da denenmiştir.

Ahşaba yapıştırılmış bulunan eski hilyelerin üstü, tepelikli olarak oyulup kesilmiş; bu kısımlara taç şeklinde tezhibin yanı sıra Medîne-i Münevvere (hususiyetle Ravza-i Mutahhara) minyatürü birlikte resmedilmiştir. Bu minyatürün bazı hilyelerde Besmele'nin civarına yerleştirildiği de görülür. Hat sanatının köklü gelenekleri arasında bulunan icazetnamelerin (diploma) hilye yazmakla da alındığı görülmüştür. Mesela Sultan II. Mahmud (öl. 1255/1839), Filibeli (Bakkal) Arif Efendi (öl. 1327/1909), Hacı Kâmil Akdik (öl. 1360/1941) ve Şeyh Aziz Rifâi (öl. 1353/1934) sülüs-nesih hattından icazetnameye birer hilye-i nebevî yazarak hak kazanmışlardır. Alışılagelmiş biçimiyle hilye yazmakta tanınmış hat sanatkârları arasında -yukarıda zikredilenlerden başka- Mustafa Kütahî (öl. 1201/1787 den sonra), İsmail Zühdi Efendi (öl. 1221/1806), Çömez Mustafa Vâsıf (öl. 1269/1853), Abdullah Zühdi (öl. 1296/1879), Mehmed Şefik Bey (öl. 1297/1880), Mehmed Şevki Efendi, Muhsinzade Abdullah Bey (öl. 1317/1899), Hacı Kâmil Akdik, Hâmid Aytaç (öl. 1401/1982) ilk akla gelenlerdir. Bu hususta daha birçok isim sıralanabilir. Bununla beraber, hat bakımından sanat değeri taşımayan hilyelerin de sayısı az değildir.

Hat sanatı devamlı gelişerek zamanımıza kadar eriştiği için, hatla uğraşanlar hilye formasının enfes ve nâdîde örneklerini bulup çıkarmaktan manevî haz ve şeref duymuşlardır. Bilinen tarzda yazılanların dışında hilyeye bir yenilik getirmek, bu konuyla uğraşanların şiarı olmuştur. Yeri gelmişken belirtelim ki: Hilye levhalarıyla teşerrüfü kırk beş yılı bulan bu makalenin yazarı, şimdiye kadar hiç rastlamadığı hilye biçimleriyle hâlâ karşılaşmaktadır; öylesine çeşitlilik mevcuttur.

XIX. ve XX. yüzyılın iki maruf hattatı, belki de ulemadan bir zâtın hatırlatmasıyla, hilyede o devre kadar yazılmadık metinleri denemiştir: Yahya Hilmi Efendi (öl. 1325/1907), sahabeden Ebû Hüreyre'nin yine Hz. Ali kaynaklı, fakat daha farklı ve uzun olan metnini levha olarak birkaç kere yazmıştır. Ancak bu metin bir hayli uzun olduğu için, göbek ve etek içindeki nesih hattıyla yazılan kısım alışılagelmiş hilyelerden daha geniş yer kaplamıştır. Reisülhattâtîn Kâmil Akdik de Hz. Hasan'ın, Hz. Peygamberin üvey oğlu Hind b. Ebî Hâle'den naklen rivayetini levha şeklinde iki defa yazmıştır. Hz. Hasan'ın ifadesiyle olan bu hilyenin meali de şöyledir: "Peygamberimizin hilyesini çok iyi bilen dayım Hind b. Ebî Hâle'ye, Hz. Peygamberin üstün vasıflarını sordum ve olduğu gibi belleyip hafızama nakşetmek için, bana O'ndan bahsetmesini rica ettim. Bu isteğim üzerine, dayım Hind b. Ebi Hâle şöyle buyurdular: 'Rasûlullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay halindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa olup, başı büyükçe idi. Saçları, kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimizin rengi nûrânî beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları hilal gibi, gür ve birbirlerine yakındı; çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, öfkeli hallerinde kabarır, sâir zamanlarında ise gözükmezdi. Burunlarının üst tarafı biraz yüksekçe olup, üstü ince idi. Mübarek burnunun üstünde -onu yüksek gösteren- bir nûr vardı ki, dikkatlice bakmayan kimseler, Peygamberimizi kartal burunlu zannederlerdi. Sakalı sık ve gür; yanakları ise yumru olmayıp düz idi. Saâdetli ağızları geniş, ön dişlerinin arası seyrekti. Göğüs çukuru ile göbeği arasında ince bir şerit gibi uzanan kıllar vardı. Gerdanı, saf mermerden tıraş edilen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücûdunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup, yakışıklı bir yapıya sahipti: Ne şişman, ne de çok zayıftı; karnı ile göğsü aynı hizada idi. Göğsü ile iki omzunun arası genişçe, kemik mafsalları kalınca, vücûdunun açık yerleri gayet nurlu idi. Göğüs çukuru ile göbeğinin arasını birleştiren kıllar, ince uzun bir şerit gibi uzanırdı. Bu uzanan kıllar dışında memelerinde ve karnında kıl yok idi; kolları, omuzları ve göğüslerinin üst tarafları ise son derece kıllı idi. Bilekleri uzun, el ayaları geniş, el ve ayakları kalın, parmakları ise uzunca (veya: kalınca) idi. Ayaklarının altı çukur (kemerli) idi; düztaban değildi. Ayaklarının üstü ise pürüzsüzdü; öyle ki, üzerine su dökülse yağ gibi akar giderdi. Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve serî atmakla beraber, sükûnet ve vakar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümü verirlerdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücûdları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla gözucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selam verirdi."

Tamamı kûfî hattı ile yazılmış olan hilye enderdir. Metin kısmında nesih yerine bütünüyle sülüs hattı kullanarak Bakkal Arif Efendi (öl. 1327/1909) mükemmel bir hilye yazmış, son devir hattatlarından Hacı Nûrî Korman'ın (öl. 1371/1951) da zikredilen hatla bir kaç hilyesi görülmüştür. Ta'lik hilyenin ilk denemesine Hafız Osman devrinden hemen sonra rastlanırsa da, sanat vasfı kazanmış ta'lik hattı ile hilye Yesarî Mehmed Es'ad Efendi'yle (öl. 1213/1798) başlar. 1192/1778 tarihli bu hilyenin hurde (ince) ta'likle yazılmış olan aslî metni göbeğe sığdırılmış, etek kısmına ise Türkçe:

"Ey mihr-i cihan-tâb-i sipihr-î ezelî

V'ey mâh-ı munîr-î felek-î lem-yezelî

Pervâne gibi şem'ine cem' oldu senin

Bûbekr ü Ömer, Hazret-i Osman ü Alî" rubaisi yerleştirilmiştir.

Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi (öl. 1265/1849) de bir hayli ta'lik hilye yazmış, aşere-i mübeşşereye yer verdiği beyzî göbekli hilyelerinin etek kısmına ise Farsça:

"Deh yâr-î Bihiştî end meydan

Bûbekr ü Ömer, Ali vü Osman

Sa'dest ü Sa'id ü Bû Übevd

Talha'st ü Zübeyr ü Abd-i Rahman" kıtasını yerleştirmiştir.

Yesârizâde'nin iki hilyesi devrinin iki namlı müzehhibi olan Ahmed Hezargrâdî ve Hüsni Efendiler tarafından zer-endûd (sürme altın) tarzıyla işlenmekte de ilk olmuştur.

Ta'likte hilye yazmakta son zirve isim Hulusi Yazgan'dır (öl. 1358/1940). Dairevî veya beyzî göbekler kullandığı gibi, eteksiz hilyeler de yazmıştır. "Ve mâ erselnâke..." âyeti yerine Ulu Arif Çelebi’ye ait "Mustafâ mâ câe illâ rahmeten lil-âlemin" mısraını kullanmak ve etek kısmında bazen sahabeden Hassan b. Sâbit'in Hz. Peygamber hakkındaki "Ve ahsenü minke.." kıtasına yer vermek de ona mahsustur.

Hüsn-i hat öğretiminde, mürekkebât meşkinin son safhasında Hz. Ali rivayeti olan hilye metninin sülüs-nesih meşki için kullanıldığı da görülmektedir. Sedefle işlenen, sülüs-nesih hattıyla bir hilyede de büyük başarı sağlanmıştır. Fatih Camii müezzini Arab tarafından 1315/1897'de yazılan bu hilye Mûsika-i Hümâyun çavuşlarından Said Ali tarafından abanoz üstüne sedefle işlenip Sultan II. Abdülhamid'e sunulmuştur.

Hilye levhalarının tezhip cihetinden bahtsızlığı, XIX. yüzyıldan başlayarak tezyinatımıza musallat olan Batı taklidi desenlerden yanadır. Pek az istisnasıyla, o mükemmel yazı örneklerinin ne idüğü belirsiz motifler arasında kaybolup adeta görünmediği hilye örnekleri ekseriyettedir. Ancak 1940'lardan başlayarak klasik tezhibin ilhamıyla hazırlanan veya eski desenleri örtülerek yenilenen hilyeler, tezhipleriyle İslâm Peygamberine lâyık olmaya çalışan bir çehreyle ortaya çıkabilmişlerdir. Bu konuda ilk hatırlanacak müzehhip isimleri Muhsin Demironat (öl. 1983), Rikkat Kunt (öl. 1986) ve Mihriban Sözer (Keredin)'dir. Hilye-i Nebevî levhalarının yazılması ve bezenmesi sadece Osmanlı Türkleri'ne ve onların Cumhuriyet devrindeki torunlarına has olup, diğer İslâm ülkelerinde bu tarz bir uygulamaya rastlanmaz.

Son devirde Ahmed Cevdet Paşa'nın (1822-1895) Kısas-ı Enbiya'sında mevcut Türkçe metinden faydalanılarak Türkçe hilye de tertip edilmiş, hatta geçen asrın sonlarında hattat Bakkal Ârif Efendi’ye yazdırılıp, Osmaniye Matbaası’nda o devrin imkanlarına göre mükemmel bir şekilde ve iki farklı boyda bastırılmıştır (1304/1887).

Hat sanatında hilye sınıfının bir şubesi sayılabilecek olan Hilye-i Hâkânî kitabetinin de yeri mühimdir. Hakanî Mehmed Bey'in (öl. 1015/1606) bu latîf eseri ta'lik hattıyla murakkaa ve levha şeklinde yazılmıştır. Yesarîzâde Mustafa İzzet Efendi'nin kaleminden çıkan 24 kıtalık murakkaa ayrıca Nazif Bey (öl. 1331/1913), Ömer Vasfi Efendi (öl. 1347/1928} ve Şeyh Aziz Rifâî tarafından taklit edilmiştir. Levha şeklindeki enfes bir Hilye-i Hakanî de Arnavutköyü Tevfîkıye Câmii'nde Arabzâde Sadullah Efendi'nin (öl. 1259/1843) ta'lik hattıyla mevcuttur. Eskiden konak duvarlarına kuşak şeklinde sırayla asılmak için, koyu renge boyanmış ince ahşap levhalar üstüne varak altınla, Yesarî Es'ad Efendi'nin müstakil satırlar halindeki celi ta'lik kalıplarından silkelenerek hazırlanmış olan Hilye-i Hakanî de görülmüştür.

Başta Topkapı Sarayı Müzesi, Türk-İslâm Eserleri Müzesi, İstanbul Vakıflar Hat Sanatı Müzesi olmak üzere muhtelif müzelerde, bazı kütüphanelerde (Süleymaniye, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi), cami ve mescidlerde, hususi koleksiyonlarda hilye örnekleri yer almaktadır. Ancak, bir daha toplanamayacak kadar fazla sayıdaki (100'ün çok üstünde, bir rivayete göre 160) seçkin hilyelerden oluşan bir koleksiyonun 1950'li yıllarda dağılıp gidişi, sanat ve dînî kültür namına üzüntüyle hatırlanacak bir vakıadır.

Hilyenin, bulunduğu yere huzur, bereket, saadet getireceğine; orayı afetlerden ve yangından koruyacağına inanılmıştır. Bu levhaların sanki Hz. Peygamberin zâtî bir hatırası gibi tazim edilmesi ve evlerde üstünün tüllerle örtülerek muhafazası da geçmiş zaman İstanbul'unun dînî folklorunda göze çarpan bir husustur.

 

 

Copyright © 2008, Hat Dergisi | Designed on 2008-March-21 by alpaslan